IŞİD acaba Suriye’de mi?


İstanbul Bağcılar’da IŞİD mağazası açıldı, flamaları-tişörtleri satılıyor.
Rakka’ya gitmene gerek yok, Ömerli’deki piknik alanlarını dolaş, aynı.
İzmir Karabağlar’da iki dakika yürü, kendini Tel Abyad’da sanırsın.
Gaziantep’te Arapça tabela sayısı Türkçe tabelaları geçti.
Kahramanmaraş’ta trafik polisleri başka çare bulamadı, trafik kurallarını anlatan Arapça broşür dağıtıyor.
Antalya plajlarında nerdeyse mayoyla denize giren kalmadı, dondurma bile Arapça satılıyor.

*

Taa 2003 senesinde köktendinci terör örgütünün arşivi ele geçirilmişti, 20 bin vatandaşımızın örgüte katılmak için form doldurduğu, biyografisini verdiği, kefil gösterdiği ortaya çıkmıştı. 2015’te form dolduranların sayısı sizce kaç kişi olmuştur?

*

IŞİD’in Laleli’de ofisi var, askerlik şubesi gibi kullanıyor, Avrupa ülkelerinden gelen iki bin militan bu ofis üzerinden Suriye’ye geçti, ceplerine 400’er dolar harcırah veriliyor.

*

IŞİD rafinerisi, Türkiye’ye Suriye sınırından şakır şakır mazot sokuyor. Genelkurmay verilerine göre, sadece 2014 senesinde… Toplam 282 kilometre kaçak boru hattı imha edildi, 282 kilometre!

*

IŞİD militanları Reyhanlı’yı alışveriş merkezi olarak kullanıyor.

*

Amerikalı gazeteciler James Foley ve Steven Sotloff’un kafasını kesen “cihatçı John” lakaplı IŞİD celladının, mülteci ayaklarıyla elini kolunu sallaya sallaya Türkiye’ye geçtiği ortaya çıktı.

*

Suriye’de savaşan bazı köktendinci gruplar, Bolu’da eğitildiklerini söylüyor, Sarıkamış’ta kamplarının olduğunu söylüyor. Bunların yemeği bile Ceylanpınar’daki lokantadan geliyor.

*

İstanbul Fikirtepe’de, Suriye’deki savaş dramını anlatan “Kaçış” isimli film çekilmişti. Film gerçek oldu… Kentsel dönüşüm için yıkılmak üzere boşaltılan binalara, Suriyeliler yerleşti. Kim giriyor, kim çıkıyor, belli değil, kimlik yok, kayıt kuyut yok. Elektriği suyu olmayan, harabeye dönen sokaklarda salgın hastalıklar başgösterdi.

*

Türkiye’nin 100 senede zor kuruttuğu, 80’li yıllardan beri görülmeyen “şark çıbanı” hortladı. Sayın hükümetimiz üstünü örtmeye çalışıyor ama, sınır şehirlerimizde önü alınamıyor.

*

Hayvan kaçakçılığı önlenemediği için, “Afrika hastalığı” adı verilen bulaşıcı hastalık Türkiye’ye sıçradı, kırıp geçiriyor, karantinalar başladı.

*

Türkiye’den çalınan otomobiller Suriye’ye götürülüyor. MİT raporlarına göre, hem binek araç olarak, hem bombalı araç olarak kullanılıyor. Geçen sene 500’ün üstünde otomobil gitti. Bunlardan biri, Aile Bakanı Ayşenur İslam’ın yardımcısının makam otomobiliydi. Bakım için servise gönderildi, servisten araklandı.

*

Newsweek dergisi “cihad otoyolu” başlıklı analiz yayınladı. Kocaeli Dilovası’ndan Suriye’ye iki minübüs Türk militan gittiğini yazdı. Kocaeli valisi Ercan Topaca “biz sınır şehri değiliz, ülkeye giriş-çıkış varsa, sınır şehirlerimizden olabilir” dedi. Bunu diyen vali, bir hafta sonra, sınır şehrine, Hatay’a vali yapıldı!

*

O vali Hatay’a gidince… Hatay valisi Celalettin Lekesiz de, emniyet genel müdürü yapıldı. Reyhanlı’da tarihimizin en büyük terör saldırısı olduğunda, Hatay valisiydi. Çok başarılı bulunmuş olmalı ki, polis teşkilatının başına geçirildi!

*

2003’te İstanbul’da sinagogların bombalanması eylemini organize eden ve “müebbet” hapse mahkum edilen Baki Yiğit, Suriye’de savaşırken öldürüldü. Böylece… İnsanlarımızı havaya uçuran ve güya müebbete çarptırılan teröristin, 2010 senesinde kaşla göz arasında serbest bırakıldığı, herifin de anında Suriye’ye geçtiği ortaya çıktı.

*

Genelkurmay başkanını “terörist” diye hapse tıkan sayın hükümetimiz, katliam bombacısını sokağa salmıştı.

*

Danimarka vatandaşı bir IŞİD militanı, gazeteci Lars Hedegard’a suikast teşebbüsünde bulundu, ülkeden kaçtı, İstanbul Atatürk Havalimanı’nda sahte pasaportla yakalandı. Danimarka’nın resmi talebine rağmen, iade edilmedi. Meğer… Bu IŞİD’çiyi arka kapıdan serbest bıraktığımız anlaşıldı. Danimarka ortalığı ayağa kaldırdı, Danimarka basını akp hükümetini yerden yere vurdu, “Türkiye’yle diplomatik ilişkiyi keselim” çağrısı yaptı. Akp’den çıt çıkmadı.

*

Bizim Türk basını yalakalık yapmaktan gazetecilik yapmaya fırsat bulamadığı için… Ankara Hacıbayram mahallesindeki IŞİD faaliyetlerini, New York Times gazetesi haber yaptı. Militan devşirme merkeziydi, en az 100 vatandaşımız Suriye’ye geçip IŞİD’e katılmıştı.

*

Bild gazetesi, IŞİD’in yedi şehirde silah deposu olduğunu yazdı. Ankara, İzmir, Eskişehir, Konya, Şanlıurfa, Hatay ve Adıyaman’dı.

*

Daily Telegraf gazetesi, Türkiye’yi İran’a benzetti. Independent gazetesi, Pakistan’a benzetti. BBC, Mısır’a benzetti.

*

Ve, şimdi bakıyoruz…
Tanklarımız ateş açtı.
F16’larımız vurdu.
Bordo bereliler girdi falan.

*

Goygoyculukta üstümüze yok ama…
Bu savaşın sınır hattında olacağını zanneden, fena yanılır.

Tereyağ ile banka soymak


İstanbul’da dün bir banka şubesi soyuldu. Önceki gün de soyuldu. Hafta başında iki şube birden soyuldu.
Salihli’de, Gebze’de, Adana’da, Adapazarı’nda da banka şubesi soyuldu.
Konya’da bir banka şubesi  marketten alınan 1 liralık margarin ile soyuldu.
Yanlış okumadınız evet! Sadece bir yemeklik margarin yağı ile soyuldu. Soyguncu  margarini el bombası gibi yapıp gişedeki personeli korkutup 20 bin lirayı alıp kaçtı.
Son 6 ayda Türkiye genelinde soyulan banka şube sayısı 200’ün üzerinde.
Bu şu anlama geliyor. Hergün ortalama 1 veya daha fazla banka şubesi soyuluyor.
Bu soygun olaylarında soyguncuların büyük bir bölümü yakalanıyor. Kaçan çok az. Çünkü hiç biri profesyonel soyguncu değil!
Soyguncuların bazı ortak noktaları var.
Mesela neredeyse tamamı soygun sırasında ya sahte silah ile ya da bomba süsü verilmiş margarin gibi şeyler kullanıyor. Armut ile banka şubesi bile soyuldu.
Yakalanan soyguncuların hiç birinin tek bir sabıkası bile yok. Hatta karakolluk olan bile yok.
Yine bir başka dikkat çeken ortak nokta ise gişelerden çalınan para miktarı 20-30 bin lirayla sınırlı.
Soyguncu banka şubesine geliyor ve tek bir vezneden 20-30 bin lira alıp kaçıyor. İkinci bir vezneden para istemiyor.
Neredeyse ihtiyacı kadar parayı alıyor.
Yakalanan soyguncuların tamamı işsiz ya da iflas etmiş kişiler.
Yine yakalanan kişilerin tamamının bankaya borcu var. Ya tüketici kredisi çekmiş ödeyememiş ya da kredi kartı borcundan dolayı icralık olmuş.
Son iki ayda  yakalanan soygunculardan 5  kişi bu işi bankaya borcunu ödemek için yaptığını itiraf etti.
Yani bankadan çaldığı para ile bankaya olan borcunu kapatacak.
Bu istatistiklere bakıldığında ortaya tam bir sosyal facia çıkıyor.
Son 12 yıldır sadece  borçlanarak tüketim çılgınlığı ile büyüyen bir ülkenin geldiği son noktayı anlatıyor.
Bugün itibariyle kredi kart borcunu ödeyemediği için icralık olan kişi sayısı 3 milyon 200 bin. Bu sayı son 1 yıldır hiç azalmadı ve her ay daha da artıyor. Bankaların takipteki alacakları hızla artıyor.  Kişilerin kredibilitesini gösteren KKB skoru bozuk olan kişi sayısı 10 milyonun üzerinde. Yani bankalar bu kişilere kredi vermiyor, banka şubesinden içeriye adımını attığı andan itibaren vebalı muamelesi yapıyor. Oysa bu kişilerin kredi notu daha 1-2 yıl öncesine kadar çok yüksekti ve banka bunları kapıda karşılıyordu.
Ekonomi yönetimi son bir yıldır tehlikeyi gördüğü için  kredi kart harcamalarına sınırlama getirdi. Bir çok üründe bol taksit yok. Bankalar artık önüne gelene köşe başında çevirip 20-30 bin lira limitli kredi kartı veremiyorlar.
Son bir yılda alınan tedbirler Türkiye’yi büyük çapta batmaktan kurtardı. Ancak yine de batık oranı öyle küçümsenecek gibi değil. Borçlarını daha yüksek faiz vererek sürekli yeniden yapılandırma ile günü kurtaran ancak eninde sonunda icralık olacak kişi sayısı ise  4 milyona yakın. Yani borçla büyümenin faturası Türkiye’nin önüne bugün toplumsal bir sorun olarak çıkıyor.
Vatandaş  bankalara artık düşman gözüyle bakıyor.
Kendisini icraya veren varını yoğunu elinden alan bankaları tefeci olarak görüp ona göre nefretinin boyutunu arttırıyor.
İşte bu nedenle  çare için  tıpkı son 10 yılda olduğu gibi para için kapısını çaldığı bankaya gidiyor.
Daha önce bir imza karşılığı aldığı parayı bu kez silah süsü verilmiş ya margarin ile ya da armut ile almaya çalışıyor.

Son Halimiz


Arefe günü… Yunanistan’ın 16 adamızı resmen işgal ettiğini, buna rağmen, sayın hükümetimizin umurunda bile olmadığını, sayın ahalimizin ise, bayram tatilinde en çok Yunan adalarını tercih ettiğini yazmıştım.

*

Vay sen misin yazan… Yunan adalarına giden vatandaşlarımız beni kınadı. Yunan lokantalarından sarmaş dolaş fotoğraflar gönderdiler, dünyadan haberimin olmadığını, Yunan adalarının “Türk dostu” olduğunu yazdılar. “Bak şu fotoğraflara da, utan biraz” dediler.

*

Utandım hakikaten.
Yerin dibine girdim.

*

Kendimi affettirebilmek için “dostlarımız”ın bazı fotoğraflarını da ben yayınlayayım bari dedim.

*

Bir numaralı fotoğraf, Keçi adası… Karşıda gördüğünüz beyaz evler, Bodrum Turgutreis. Burnumuzun dibi. “Egemenliği Andlaşmalarla Devredilmemiş Ada” statüsünde, hukuken bize ait… Ama, akp’nin basiretsizliği yüzünden, adam gelip oturmuş, dağına taşına bayrağını kazımış, bayrağının üstüne top koymuş, namlusu Bodrum’a dönük!

*

İki numaralı fotoğraf, Keçi adasındaki Türk dostu (!) Yunan topunun yakından görünen hali.

*

Üç numaralı fotoğraf, hani belki görmezsiniz diye, Keçi adasının dağlarına kazınan, 8 metreye 20 metrelik bayrak… Dürbünle filan bakmaya gerek yok, kabak gibi. Alay eder gibi.

*

Dört numaralı fotoğraf, Keçi adasından bir başka dost (!) Yunan topu… Arkada Yunan askeri, dürbünle Bodrum’a bakıyor.

*

Beş numaralı fotoğraf, Keçi adasındaki dostlarımız (!) Yunan askerleri… Adanın nüfusu 130 kişi, 110’u asker.

*

Altı numaralı fotoğraf, Keçi adasına kondurdukları kilise, Aziz Nikola kilisesi… Yanında top.

*

Yedi numaralı fotoğraf, Yunan sahil güvenlik zodyağı, gece gündüz vızır vızır… Muhrip yanaşacak ebatta limanı var, helikopter pisti var. Kamuflaj altında, dost ateşi açmaya müsait (!) uçaksavar yuvaları var.

*

Sekiz numaralı fotoğraf, Keçi adasının arkası… Türkiye’ye bakan tarafını askeri bölge yaptılar, açık denize bakan tarafına, barakadan lokanta-plaj kondurdular, şakır şakır günübirlik turist geliyor. Diğer adalardan teknelerle taşıyorlar.

*

Dokuz numaralı fotoğraf, Bodrum Gümüşlük’ün hemen karşısındaki Kalalimnos kayalığı, Kardak’ın komşusu… İşgal edilen kayalıklardan biri… Gümüşlük’ten çıplak gözle görülebiliyor. Lozan Antlaşması’na göre, çivi dahi çakılmaması gerekiyor. Gözetleme kulesi var, radyo istasyonu var, uçaksavarlar var, iskelesi var, 50 asker var.

*

10 numaralı fotoğraf, Didim’e sadece iki mil uzaklıktaki Bulamaç adası… Kilise diktiler. Nüfusu 74 kişi… 70’i asker, 1’i papaz, bungalovlar oturtup, 3 de balıkçı yerleştirdiler.

*

11 numaralı fotoğraf, Bulamaç adasındaki Yunan sahil güvenlik botları… İstisnasız hergün geliyorlar, 24 saat devriye halindeler.

*

Bu fotoğraflarda gördükleriniz, bizim “egemenlik alanımız”da yaşanıyor. Hudut namustur… Namusumuz bu vaziyettedir.

*

Fotoğrafları Doğan Haber Ajansı’nın Bodrum temsilcisi değerli arkadaşım Yaşar Anter çekti. Ancak… Bu fotoğrafları çekebilmek için gazeteci olmaya gerek yok. Profesyonel fotoğraf makinesine bile gerek yok. Çünkü, işgal edilen adalarımıza kayıkla bile gidebilmeniz mümkün… Mavi tur teknelerinden herhangi birine binin, yanlarından geçiyor. Bize yönelmiş top namlularını, uçaksavarları, pazardaki zabıtalar misali sahillerimizi kontrol altında tutan Yunan sahil güvenlik botlarını… Cep telefonunuzla bile çekebilirsiniz.

*

Akp’nin basiretsizliği yüzünden, Ege sınırlarımız dingonun ahırına döndü.

*

Ve, 12 numaralı fotoğraf, memleketimizin öbür ucu, Suruç… Bize ait olmayan bir savaşta, Türkiye hedef oldu, kendi insanlarımızı kaybettik.

*

Elbette farklı dinamikleri vardır ama, esas itibariyle “hudut sorunu”dur.

*

Suruç’ta bomba patlamasından daha vahimi, bomba patlamasına hiç kimsenin hayret etmemesidir. Çünkü… Akp’nin basiretsizliği yüzünden, batı sınırlarımız gibi, güneydoğu sınırlarımız da dingonun ahırına döndü. Kaçınılmaz sonucudur.

*

Ege adalarımıza bayrak çekip, silah yığarlarken, gıkını çıkarmazsan… Süleyman Şah türbesinin sandukalarını sırtlayıp sıvışırsan… “Biji Obama” diye slogan atan peşmergelerin, başka gün yokmuş gibi, inadına tam 29 Ekim’de topraklarımızdan Suriye’ye geçmesine izin verirsen… Mit tırlarını o tarafa gönderip, 2 milyon Suriyeli’yi bu tarafa geçirirsen… Musul konsolosluğu kepazeliğini unutturup, Reyhanlı katliamının üstünü örtersen… Suruç sürpriz midir?

*

Memleket sahipsizdir.

*

Asrın lideri’nin açtığı yarayı, asır’larca kapatamaz Türkiye.

Para Baronları, İzlanda,Yunanistan…


Paul Elliott Singer, adını hiç duydunuz mu?

Pek sanmam…

Tanımanız şarttır; “Baş Akbaba” olarak bilinir!…

Tarih: 22 Ağustos 1944.

New York Manhattan’da doğdu.Yahudi bir ailenin çocuğuydu; annesi ev kadını, babası eczacıydı.

New York’taki Rochester Üniversitesi’nde okudu ve Harvard Hukuk Fakültesi’nde doktora yaptı.

1974’te Wall Street’teki Donaldson, Lufkin& Jenrette (DLJ) adlı finans şirketinin gayrimenkul bölümünde avukat olarak işe başladı. Üç yıl sonra…

Ailesinden ve çevresinden topladığı paralarla kendi fon şirketini kurdu: Elliott Management Corporation.

Yıllar içinde 25 milyar dolar tutarındaki hedge fonlarını yönetti.

Hedge fonu ne midir?

Bizim, Sermaye Piyasası Kurulu (SPK) mevzuatında serbest yatırım fonları olarak geçmektedir. Kibar tanımları boş verin; “Akbaba Fonu”dur; tefecilik diyebilirsiniz!

Yapılan işlem; ucuza sıkıntılı borç alıp sonra bunu kârla satmaktır!

Peki.. Kimden ucuza sıkıntılı borç alınır; bizim gibi az gelişmiş ülkelerden!

Dünyada yönetilen 2 trilyon dolar civarında hedge fonu olduğu bilinmektedir. Bir yılda milyarlarca dolar bu -süper zenginlerin yatırım fonu olarak bilinen- hedge fonları vasıtasıyla kazanılır. Evet…

“Kumarhane ekonomisi” olarak nitelendirilen neoliberalizmin zenginlik aracıdır bu fonlar.

Bu nedenle… 1990’lı yıllardan 2008 yılında yaşanan küresel kriz dönemine kadar hedge fonları patlama dönemini yaşadı.

Bir yerde sıkıntılı borç alıp verme işi varsa mutlaka orada bir avukat olması lazım!

Paul Elliott Singer sadece ABD’nin en büyük hedge fonlarından birini yönetmiyor; avukat olduğu için alacağını ülkelerin gırtlağına basarak yapıyor.

Anladığınız gibi, yavaş yavaş asıl konumuza geliyoruz…

SOSYAL DEMOKRAT İHANET

Tarih: 16 Haziran 2014.

ABD Anayasa Mahkemesi, milyar dolarlık borç davasıyla ilgili kararını verdi.

Taraflardan biri Arjantin idi; hedge fonlara yapılandırılmış tahvil borçlarını ödeyemiyordu. (Bu hale nasıl getirildiği ayrı bir yazı konusudur.) Arjantin’in borcu 630 milyon dolardan 2.3 milyar dolara çıkmıştı! “Dolar başına 33 sent ödeyeyim” diyordu ama karşı taraf kabul etmiyordu!

Karşı taraf, – “Baş Akbaba” Paul Elliott Singer’a ait- Cayman Adaları menşeli NML Capital idi.

Anayasa Mahkemesi Arjantin aleyhine karar verdi; borcun hemen ödenmesini istedi. Arjantin reddetti.

Aynı günlerde…

ABD medyası Arjantin’deki “demokrasi sorununu”, “basın özgürlüğünü” dünya gündemine getirdi! Neler yazmadılar ki; “Arjantin Nazilere kol kanat germeye devam ediyor!”

“Baş Akbaba” Singer, Arjantin’in Gama açıklarındaki gemisine el koydu ve Arjantin borcunu ödemezse yurtdışındaki tüm mal varlıklarını alacağını açıkladı!

Sadece Arjantin mi?..

Paul Elliott Singer adı; Peru, Zambiya, Kongo ve Nikaragua krizlerinde de öne çıktı. Bu yoksul ülkelerden milyonlarca dolar kazandı.

Direnen ülke de oldu: İzlanda!

2000’li yılların başında… Bu küçük ülke “kumarhane ekonomisini” kabul etmeden beş yıl önce dünyanın en zengin ülkelerinden biriydi. Ne olduysa 2003’te -yabancı sermayeyi ülkeye çekmek amacıyla- tüm bankalarını özelleştirmesiyle oldu. Dört yıl sonra İzlanda’nın borcu GSMH’sinin dokuz katıydı! Tekrar üç ana bankayı (Landbanki, Kapthing, Glitnir) millileştirmek isteseler de iş işten geçmişti. Ulusal parası Kroneryüzde 85 değer kaybetti. İzlanda iflasını ilan etti. Neoliberalizme boyun eğen sosyal demokrat hükümet istifa etti. Nisan 2009’daki seçimi Sol Kanat Koalisyon kazandı. Ve yeni hükümet, neoliberalizm yükünü/borçları halka ödetmeyeceklerini açıkladı. Borcu alanlar ve krizin sorumluları hakkında soruşturma açtı.

“Akbabalar” ve ülkeleri baskıyı artırdı; “sizi Küba gibi izole ederiz!”

İzlanda referanduma gitti; yüzde 93 borcun ödenmesine karşı çıktı.

AB katılım müzakerelerini süresiz dondurdular.

İzlanda’nın direnişi hâlâ sürüyor.

Tıpkı bugün Yunanistan’da olduğu gibi…

LGBT’YE YARDIM

Size direnen İzlanda halkının mücadelesini anlatmazlar.

Size Yunanistan’da aslında ne olduğunu anlatmazlar.

Size “akbabaların” gerçek yüzlerini anlatmazlar.

“Filantropi” nedir bilir misiniz?

İnsanların ekonomik ve sosyal şartlarının yükseltilmesidir/hayırseverlik’tir.

İnsan hakları, barışı korumak, demokrasiyi geliştirmek, basın özgürlüğünü yükseltmek gibi gayeleri hedefleyen insanseverlik’tir.

19’uncu yüzyılda İngiltere’de 20’nci yüzyılda ABD’de modaydı.

Moda hâlâ sürüyor…

Filantropi, gerçeği saklamanın maskesi olarak kullanılıyor.

“Akbabaların” maskesidir. Örneğin…

Paul Elliott Singer adı medyada nasıl geçer:

ABD’deki eşcinsel evlilik hakkı kampanyası için LGBT’ye 425 bin dolar bağışladı.

Irak Savaşı’nda yaralanan gazeteci Bob Woodruff adına kurulan vakfa; ölen askerlerin çocuklarına yardım amacıyla kurulan “Özel Harekat Savaşçı Vakfı”, Afganistan ve Irak’taki Amerikalı askerlere yardım için kurulan “Amerikan Ruhu Vakfı” ve “New York Polis Vakfı”na 14 milyon dolar verdi.

Gazetecilerin “dostudur” Singer ve yazar Amerikan medyası; “ah ne talihsizlik; işadamı olmasaydı harika bir müzisyen olurdu!” Müzik vakıfları kurması bundandır!

Yetmez.. Yoksullar için “NewYork Gıda Bankası”nı kurar!

Ne kadar hayırsever değil mi?

Ve tabii ki medya “Baş Akbaba” Singer’in; Peru, Zambiya, Kongo ve Nikaragua’daki yoksulların nasıl kanını emdiğini yazmaz!

Evet… Filantropi güleryüzlü bir maskedir.