DNA Sözcüklerden ve Frekanslardan Etkileniyor

 

İnsan DNA’sı biyolojik bir internettir ve yapay internete göre pekçok yönden üstündür. Son Rus bilimsel araştırması durugörü, sezgi, şifa, kendi kendine şifa, olumlama teknikleri insanların etrafındaki  sıradışı ışık ve auralar (daha çok ruhsal üstatların etrafında bulunur), zihnin hava durumları üzerindeki  etkileri gibi spontane ve uzaktan  fenomenleri ve çok daha fazlasını doğrudan ya da dolaylı olarak açıklamaktadır.

Ayrıca, DNA’nın, hiçbir şekilde kesmeden ve genlerin yerleri tek tek değiştirtilmeden, sadece kelimeler kullanılarak etkilenebildiği ve yeniden programlanabildiği yepyeni bir tıp türü daha var.

 

DNA’mızın sadece %10’u protein yapımında kullanılır. Batılı araştırmacıların ilgilendiği ve araştırılıp kategorize edilmekte olan ise DNA’nın bu altkümesidir.  Diğer %90 ise gereksiz DNA olarak kabul edilmektedir. Bununla birlikte Rus araştırmacılar, doğanın aptal olmadığını düşünerek dilbilimcilerle genetik uzmanlarını birleştirmiş ve bu “%90’lık gereksiz DNA’yı araştırmak üzere bir teşebbüste bulunmuştur. Sonuçta ise bulguları, elde ettikleri sonuçlar tek kelimeyle devrim niteliğinde olmuştur!

 

 

Sözkonusu bilimadamlarına göre, DNA sadece bedenimizin inşasından sorumlu değil, aynı zamanda veri saklama ve iletişim fonksiyonu da var. Rus bilimadamları, özellikle gereksiz olan %90’lık kısımdaki genetik kodda belirgin bir biçimde tüm dünya dillerindekiyle aynı kuralların geçerli olduğunu bulmuşlardır. Bu sonucu elde etmek için, *sentaks (*kelimelerin sözcük grupları ve cümleler oluşturmak için biraraya getiriliş biçimi; sözdizimi) ve *semantik (*dil formlarında anlam çalışması; anlambilim) kurallarını ve gramerin basit kurallarını kıyasladılar.

Bulgularına göre, DNA’mızın alkalinleri düzenli bir grameri izliyordu ve tıpkı dillerimiz gibi kurallar geliştirmişlerdi.

Rus biyofizikçi ve moleküler biyolog Pjotr Garjajev ve meslektaşları da DNA’nın titreşimsel davranışını araştırdılar. (Kısaca anlatmak adına burada sadece bir özetini vereceğim).

Sonuç şuydu:

“Canlı kromozomlar tıpkı solitonik/holografik bilgisayarlar gibi fonksiyon görüyorlar, *endojen (*Hücre veya sistem içinden gelen) DNA lazer radyasyonu kullanıyorlardı”.

Bu şu anlama geliyordu; belirli frekans modellerini bir lazer ışınına modüle etmeyi başarmışlardı ve bununla da DNA frekansını, dolayısıyla da genetik bilginin kendisini etkiliyorlardı. DNA-alkalin çiftlerinin ve dilin temel yapısı aynı yapıda olduklarından DNA şifre çözümü gerekli değildi. Kişi sadece insan diline ait kelime ve cümleler kullanabilirdi!

 

Bu da deneysel olarak ispatlanmıştı. *Canlı DNA maddesi (*laboratuvar ortamındaki değil, canlı dokudaki DNA) uygun DNA’lar kullanıldığında, dile modüle edilmiş lazer ışınlarına, hatta radyo dalgalarına etki edecektir. Bu da sonuçta olumlamaların,  *otojen çalışmaların (*Bir tür gevşeme çalışması), hipnozun ve benzerlerinin insanların ve bedenlerinin üzerinde neden güçlü etkilere sahip olabildiklerini bilimsel olarak açıklayabiliyor. DNA’mızın dile reaksiyon göstermesi çok normal ve doğal. Batılı araştırmacılar DNA zincirlerinden basit genler keserek onları başka bir yerlere monte ederken Ruslar uygun olacak şekilde modüle edilmiş radyolar ve ışık frekanslarını kullanarak hücre metabolizmasını etkileyebilen araçlar üzerinde büyük bir şevkle çalışmış ve böylelikle genetik bozuklukları onarmışlardır.

Garjajevâ’nın araştırma ekibi bu yöntemle, x ışınları tarafından tahribe uğrayan kromozomların onarılabileceğini ispatlama konusunda başarılı olmuşlardır. Hatta belirli DNA örneklerini ele geçirerek onları bir diğerine aktarmış, böylece hücreleri başka bir genoma yeniden programlamışlardır. Dolayısıyla sadece DNA bilgi örneklerini aktarmak suretiyle kurbağa embriyolarını semender embriyolarına başarıyla dönüştürmüşlerdir.

Bu şekilde, genleri tek tek keserken ve yeniden uyumlandırırken karşılaşılan uyumsuzlukların ya da yan etkilerin hiçbiri olmadan tüm enformasyon aktarılmış olur. Bu durum inanması güç, dünyayı değiştirici güçte bir devrim ve sansasyon niteliğini temsil ediyor! Bütün bunlar eski kesip atma yöntemi yerine sadece bir vibrasyon ve dil uygulaması yaparak gerçekleşiyor! Bu deney dalga genetiğinin büyük gücünü işaret ediyor, dalga genetiği organizmaların oluşumları üzerinde alkalin serilerinin biyokimyasal yöntemlerinden açık bir şekilde daha büyük etkiye sahiptir.

 

 

Ezoterik ve spiritüel öğretmenler çağlar boyunca bedenimizin dil kullanılarak, kelimeler ve düşünce kullanılarak programlanabilir olduğunu biliyorlardı. Bu artık bilimsel olarak da ispatlandı ve açıklandı. Bu işlem gerçekleştirilirken elbette ki frekans doğru olmalıdır ve bu yüzden herkes aynı oranda başarılı olamamakta ya da her zaman aynı güçte yapamamaktadır. DNA ile şuurlu bir iletişim kurabilmek için her birey tek tek kendi içsel işleyişi ve olgunlaşması üzerinde çalışmalıdır. Rus araştırmacılar bu faktörlere bağlı olmayan ama her zaman çalışacak ve kişi doğru frekans kullandığında her zaman işe yarayacak bir yöntem üzerinde çalışmaktadırlar.

Bir kişinin şuuru ne kadar gelişmiş ise herhangi bir tür araca o kadar az ihtiyacı olacaktır. Bir kişi bu sonuçlara kendi kendine ulaşabilir ve bilim sonunda bu tür düşüncelere gülmeyi bırakıp onları onaylayacak ve bu sonuçları açıklayacaktır. Ayrıca bununla da bitmiyor! Rus bilimadamları aynı zamanda DNA’mızın vakum içindeyken rahatsız edici biçimler alabileceğini buldular; bu durumdayken DNA manyetize edilmiş kurt delikleri meydana getiriyordu! Kurt delikleri karadeliklerin yakınlarındaki *Einstein Köprülerinin (*Sönmüş yıldızlardan arta kalanlar) mikroskobik eşdeğerleridir.

 

 

Bunlar, evrendeki tamamen farklı alanların arasındaki zamanın ve mekanın dışından bilgi aktarılması mümkün olan tünel bağlantılarıdır. DNA bu minicik bilgi parçacıklarını çeker ve onları şuurumuza aktarır. Bunu hiperkomünikasyon işlemi olarak adlandırıyoruz ve bu işlem en çok dinlenme halinde etkindir. Stres, endişeler veya aşırı aktif bir zihin ya başarılı bir hiperkominikasyonu engeller ya da böyle bir durumdayken bilgi tamamen bozulacak kullanılmaz hale gelir. Hiperkomünikasyon doğada milyonlarca yıldır başarılı bir şekilde uygulanmıştır. Böceklerin organize yaşam akışları bunu keskin bir biçimde ispatlamaktadır. Modern insan bunu sadece çok daha süptil bir düzey olan “sezgi” olarak bilmektedir. Ama istersek biz de bunu kullanabiliriz.

 

Buna doğadan bir örnek verelim: Bir kraliçe karınca kendi kolonisinden mekânsal olarak ayrıldığında diğer arılar işlerine şevkle ve plana göre devam ederler. Kraliçe öldürüldüğünde ise kolonideki tüm çalışma durur. Hiçbir karınca ne yapılması gerektiğini bilmez. Burada sözkonusu olan açıkça şudur; kraliçe iş planını uzakta bile olsa kendisine bağlı olanlara grup şuuru vasıtasıyla yollar. Kraliçe yaşadığı sürece istediği kadar uzakta olabilir, mesafenin önemi yoktur. İnsanlarda ise bu tür bir hiperkomünikasyonla çoğunlukla bir kişi bilgi dağarcığının dışındaki bir bilgiye eriştiği zaman karşılaşılır.

Bu durumda sözkonusu iletişim ilham ya da sezgi olarak deneyimlenir. İtalyan besteci Giuseppe Tartini bir gece rüyasında bir şeytanın yatağının kenarında oturup keman çaldığını görür. Ertesi sabah Tartini parçayı tam olarak notaya dökebilecek kadar net olarak hatırlar ve ona Şeytan Sonatı (Devil’s Trill Sonata) adını verir.

42 yaşındaki bir erkek hastabakıcı yıllar boyunca rüyasında bir tür CD-ROM bilgisiyle bağlantı kurduğunu görmüştü. Akla gelebilecek bütün alanlardan gelen doğruluğu ispatlanabilir bilgiler ona aktarılıyordu ve o da sabahları onu çekip alabiliyordu. Öyle bir bilgi akışı vardı ki adeta bütün bir ansiklopedi geceleyin aktarılıyordu. Bilgilerin büyük çoğunluğu onun kişisel bilgisinin sınırları dışındaydı ve hakkında kesinlikle hiçbirşey bilmediği teknik detaylara ulaşıyordu.

 

Bu tip bir hiperkomünikasyon gerçekleştiğinde insanda olduğu gibi DNA’da da özel bir fenomen gözlemlenir. Rus bilimadamları DNA örneklerini lazer ışığı ile aydınlatmışlardır. Ekranda tipik bir dalga örüntüsü belirmiştir. DNA örneğini yerinden aldıklarında ise dalga örüntüsü yok olmamış, varolmaya devam etmiştir. Pekçok kontrol deneyi, örüntünün yerinden çıkarılan ve enerji alanı varolmaya devam eden örnekten hala gelmeyi sürdürdüğünü göstermiştir. Bu etkiye şu an “Fantom DNA Etkisi” adı verilmektedir.

Zamanın ve mekanın dışından gelen enerjinin DNA çıkarıldıktan sonra aktive edilmiş kurt deliklerinden içeri akmaya devam ettiği tahmin ediliyor.  İnsanlarda hiperkomünikasyon sırasında en sık rastlanan yan etki ise bu kişilerin etrafında açıklanamayan bir elektromanyetik etkinin bulunmasıdır.

CD çalar gibi elektronik cihazlar ve benzerleri bazen bu etkiden dolayı saatlerce çalışmayabiliyor. Elektromanyetik alan yavaşça dağıldığında cihazlar yeniden normal bir şekilde çalışmaya başlıyor. Pekçok şifacı ve psişik bu etkiyi kendi çalışmalarından bilirler. Enerji ve atmosfer ne kadar iyi olursa kayıt cihazı da o kadar sorun çıkarır, çalışmayı ve kaydetmeyi durdurur. Çalışma seansı bittikten sonra da tekrar tekrar açılıp kapanması da sorunu gidermez ama ertesi sabah herşey yeniden normale dönecektir. Belki de bu ruhsal okumalara devam edilmesinin doğruluğunun garantisi gibi düşünülebilir, çünkü bu sorunun teknik bir yetersizlikle hiçbir ilgisi yoktur, bu, hiperkomünikasyonun iyi kurulduğunun göstergesidir.

 

Kitapları olan “Vernetzte Intelligenz”de (Ağ halindeki zeka), Grazyna Gostar ve Franz Bludorf bu bağlantıları kesin ve net olarak açıklamaktadır.

Yazarlar aynı zamanda eskiden insanlığın tıpkı hayvanlar gibi olduğunu tahmin eden kaynakların bu görüşünü tekrarlıyor; bunlar çok büyük ihtimalle grup şuuruna bağlıydı ve grup gibi davranıyorlardı. Bireyselliği geliştirmek ve deneyimlemek için biz insanlar hiperkomünikasyonu (ruhsal bağlantı) neredeyse tamamen unutmalıydık.

 

Ş imdi ise bireysel şuurumuzda oldukça sağlamız ve yeni bir grup şuuru formu yaratabiliriz, şöyle ki bu, DNA’mız vasıtasıyla her tür bilgiye erişebilme imkanı bulduğumuz ve o bilgiyle ne yapmamız gerektiğine dair zorlanmadığımız ya da uzaktan kontrol edilmediğimiz bir grup şuuru. Şimdi biliyoruz ki tıpkı internette olduğu gibi DNA’mız da kendine uygun bilgilerini ağda besleyebilir, ağdan bilgi çekebilir ve ağdaki diğer katılımcılarla bağlantı kurabilir.

Uzaktan şifa, telepati ya da örneğin akrabalarımızın ne durumda olduğunu uzaktan hissetmek vb gibi fenomenler böylelikle açıklanabilir. Ayrıca bazı hayvanlar sahipleri eve dönmeye karar verdiğinde bunu uzaktan bilmektedir. Bu da, grup şuuru ve hiperkomünikasyon kavramıyla yorumlanabilmekte ve açıklanabilmektedir. Hiçbir kollektif şuur, ayrıştırıcı bir bireysellik olmadan belli bir süreç boyunca makul bir şekilde kullanılamaz. Aksi halde bu, kolayca manipüle edilebilen primitif bir hayvan sürüsü güdüsüne dönüşürdü.

 

 

Yeni milenyumda hiperkomünikasyon bundan oldukça farklı bir şeyi ifade eder. Araştırmacıların düşüncelerine göre, eğer tamamen bireyselliğine sahip olan insanlar grup şuurunu yakalasalardı, tanrısal bir yaratıcı güce sahip olurlar, dünyadaki herşeyi değiştirebilir ve şekillendirebilirlerdi! Ve insanlık kollektif olarak böyle yeni bir türde grup şuuruna doğru ilerliyor. Bugünün çocuklarının yüzde ellisi okula başladıkları zaman sorunlu çocuklar olacaklardır. Sistem herkesi biraraya topluyor ve esnemeyi talep ediyor. Ama günümüz çocuklarının bireyselliği öyle güçlü ki esnemeyi reddediyorlar ve kendi doğalarından vazgeçerek ayrı yollara yöneliyorlar.

 

Bütün bunların yanında son zamanlarda giderek daha çok sayıda durugörür çocuklar doğuyor. (Bkz.Paul Dong’un China’s Indigo Children” kitabı veya kendi kitabım Nutze die taeglichen Wunder”). Bu çocuklarda bir şey yeni bir tür grup şuurunu oluşturmaya doğru çabalıyor ve bu hiçbir zaman durdurulamayacak bir yönelim. Ayrıca bir kural olarak şunu söyleyebiliriz ki, havanın örneğin tek bir kişi tarafından etkilenmesi zordur ama grup şuurunun havayı etkileme gücü daha fazladır (bazı kabilelere yağmur dansı hiç de yabancı değildir). Hava Dünya rezonans frekanslarından güçlü bir şekilde etkilenir, bunlara Schumann frekansları denir. Ama bu frekanslar aynı zamanda beyinlerimizde de üretilir ve pekçok kişi düşüncelerini senkronize ettiklerinde ya da kişiler (örneğin spiritüel üstatlar) düşüncelerini lazer etkisi yaratacak şekilde odakladıklarında bu durumda havayı etkilemeleri bilimsel konuşmak gerekirse şaşırtıcı olmayacaktır.

 

Grup şuuru üzerinde çalışan araştırmacılar 1. Tür uygarlıklar teorisini formüle etmişlerdir. Yeni tür grup şuurunu geliştirmiş bir insanlığın ne çevresel problemleri olacaktır ne de enerji kıtlığı sorunu yaşayacaktır. Çünkü zihin gücünü birleşmiş bir uygarlık olarak kullanabildiği taktirde doğal bir sonuç olarak kendi gezegeninin enerjilerini kontrol edebilecektir. İşte bu tüm doğal katastrofları içine alacaktır. Teorik bir 2. Tür uygarlık ise galaksinin tüm enerjilerini bile kontrol edebilecektir.

 

Kitabım “Nutze die taeglichen Wunder”de buna dair bir örnek tanımladım: ne zaman pekçok insan kitlesi dikkatlerini aynı zamanda Noel zamanı, futbol dünyası şampiyonluğu ya da İngiltere’de Leydi Diana’nın cenaze töreni gibi bir konuya odaklasalar, bilgisayarlardaki rastgele sayı üreticileri rastgele sayılar yerine seçilmiş, belirli sayılar üretmeye başlarlar. Seçilmiş bir grup şuuru ise tüm çevresinde belli bir düzen yaratır. (http://noosphere.princeton.edu/fristwall2.html )

 

Ne zaman çok sayıda insan çok yakınlaşacak şekilde biraraya gelse şiddet potansiyeli yok olur. Sanki burada da bir tür tüm insanlığın yarattığı bir tür insanca şuur alanı meydana getirilmiştir. Örneğin “Love Parade” festivalinde her yıl yaklaşık 1 milyon genç insan toplanır ve bu festivalde hiçbir zaman örneğin spor karşılaşmalarında olduğu gibi vahşice kargaşalar meydana gelmez. Buradaki faaliyetin adı tek başına bir neden olarak görülmemektedir. Bir analizin sonucu  insan sayısının bir şiddet olayını barındırması açısından çok fazla olduğunu göstermektedir.

 

DNA’ya geri dönecek olursak, DNA normal beden ısısında çalışabilen normal bir organik süperiletkendir. Yapay süperiletkenler fonksiyon görebilmek için 200 ile 140 derece arasında son derece düşük ısılara gereksinim duymaktadır.

Daha önce de belirtildiği gibi, tüm süperiletkenler ışığı ve dolayısıyla da bilgiyi depolayabilme yeteneğine sahiptir. Bu, DNA’nın nasıl olup da bilgi depolayabildiğinin açıklamasıdır. DNA’ya ve kurtdeliklerine bağlanan başka bir fenomen daha var. Normalde bu süper kurtdelikleri son derece kararsız ve bir saniyenin minicik bir parçası süresince varlığını sürdürebiliyor. Belirli koşullar altında sabit kurtdelikleri kendilerini organize edebiliyor ve bunlar da daha sonra belirgin bir farklılığı olan; örneğin yerçekiminin elektriğe dönüşebildiği vakum alanlarını meydana getiriyor. Vakum alanları yüksek oranda enerji içeren kendinden yayınımlı iyonize edilmiş gaz toplarıdır.

 

Rusya’da böyle yayınım yapan topların çok sık ortaya çıktığı bölgeler vardır. Ardarda gelen karışıklıkların ardından Ruslar, sonucunda  bu bahsettiğimiz keşiflerden bazılarına ulaştıkları çok büyük araştırma programları başlattılar. Pekçok kişi vakum toplarını gökyüzündeki parlak toplar olarak bilir. Onlara merakla ve dikkatle bakar ve bunun ne olabileceğini kendilerine sorarlar. Ben bir keresinde bunlardan birine “Merhaba… Eğer sen bir UFO isen bir üçgenin içinde uç” dedim. Ve birden ışık topları bir üçgenin içine girdi. Gökyüzünden hokey diskleri gibi geçtiler. Havada nazikçe kayarken sıfırdan inanılmaz hızlara kadar yükseldiler.

 

Bir tanesi durup öylece bakakalmıştı ve ben onun diğer pekçok insanın düşündüğü gibi bir UFO olduğuna inandım. Doğrusu dostane varlıklardı, beni sevindirmek adına üçgenler halinde uçuyorlardı. Rusların yeni bulgularına göre vakum alanlarının bulunduğu bölgelerde sık sık yerden gökyüzüne doğru ışık topları olarak uçan bu toplar düşünce ile yönlendirilebiliyorlar. Bu bulgu, vakum alanlarının düşük frekans dalgaları yayınlaması sayesinde elde edilmiştir çünkü bunlar bizlerin beyinlerinde de yayınlanmaktadır. Dalgaların karşılıklı bu benzerliğinden ötürü düşüncelerimize reaksiyon verebilmektedirler.

 

Bir heyecanla bunlardan yer seviyesinde olanlarından birine doğru koşmak çok iyi bir fikir olabilir, çünkü bu ışık topları yoğun enerjiler içeriyor olabilir ve bu enerjiyle genlerimizi mutasyona uğratabilirler. “Yapabilirler” ama bu yapmak zorunda oldukları anlamına gelmiyor. Pekçok ruhsal öğretmen de derin meditasyon halindeyken ya da bir enerji çalışması sırasında bu şekilde görünür ışık topları veya kolonları üretiyor ve bunlar mutlaka güzel duyguları tetikliyor ve hiçbir zarar vermiyor. Bu elbette ki bir içsel düzene ve vakum alanının kökenine ve niteliğine bağlıdır.

Bazı ruhsal öğretmenler (örneğin İngiliz Ananda gibi) vardır, başlangıçta bakıldığında değişik hiçbirşey görünmez ama bu kişiler hiperkomünikasyon halinde meditasyon yaparken ya da oturup konuşurken birisi fotoğraf çekmeye kalktığında elde edilen tek şey bir sandalye üzerindeki bir beyaz bulut resmidir. Bazı Dünya şifa projelerinde de böyle ışık etkileri fotoğraflarda belirmektedir.

 

Basitleştirirsek, bu fenomen yerçekimi ve anti-yerçekimi güçleriyle, her zaman sabit olan kurtdelikleriyle ve hiperkomünikasyonla ve dolayısıyla da bizim zaman ve mekan yapımızın dışındaki enerjilerle ilişkilidir. Eski jenerasyonlar böyle hiperkomünikasyon deneyimleriyle ve görünür vakum alanlarıyla bağlantıya geçtiklerinde önlerinde bir meleğin belirdiğine ikna olmuşlardı.

 

B izler, hiperkomünikasyon sırasında şuurun hangi formlarına girip çıktığımızdan çok da emin olamayız. Gerçek varlıklarına ait bilimsel bir kanıtın olmaması (böyle deneyimleri olan insanların hepsi de halüsinasyon geçiriyor değildi) bunların bir metapsişik bir arkaplana da sahip olmadığını göstermezdi. Bu deneyimlerle kendi realitemizi anlama yönünde bir diğer dev adımı atmış oluyorduk hepsi bu.

Resmi bilim de Dünya üzerindeki yerçekimi anomalilerinden haberdar (vakum alanlarının oluşumundaki anomaliler) ama bildiği bunların yüzde birin altında olduğu üzerine. Oysa yakın bir zamanda yerçekimi anomalileri yüzde üç ile dördün arasında bulunmuştur. Bu yerlerden birisi Rocca di Papa’dır; burası Romanın kuzeyidir (kesin lokasyon ‘Vernetzte Intelligenz’ isimli kitapta bulunuyor ve kitapta buna ilave olarak birkaç yer daha belirtiliyor). Her türden yuvarlak obje, toplardan otobüslere kadar, tepeye doğru yuvarlanıyor. Ama Rocca di Papa’nın uzanımı nispeten kısadır ve meydan okumayı seven mantıksal şüpheciler ise hala optik illüzyon teorisine kaçıyorlar ki bu teori sözkonusu mekanın birkaç özelliğini birden kapsamıyor. “Vernetzte Intelligenz” isimli kitabın yazarı Grazyna Fosar ve Franz Bludorf, ISBN numarası 3930243237 ve içindeki tüm bilgiler Baerbel tarafından özetlenmiş ve yorumlanmıştır. Kitap sadece Almanca dilinde yayınlanmış. Yazarlara şu adreslerden ulaşabilirsiniz:

 

(1)   www.fosar-bludorf.com ]

(2)   Vitae Bergman tarafından aktarılmıştır:[ http://www.ryze.com/view.php?who=vitaeb ]

Grazyna Fosar ve Franz Bludorf  (Çev: Işık Uçkun)

Reklamlar

Fikriniz varmış,malınız gibi paylaşınız...

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s